Bangır bangır Rock müzik çalınan barın 100 metre ötesine gitmemişti ki sigarasını yaktı. Acele etmeden 1-2 duman alarak, yolu hiç bilmeyen bir adamın yapacağı türden bir hareketle etrafına bakındı. Gideceği yer belliydi, gideceği yer aslında 30 senedir belliydi. 30 senedir her akşam evinden çıkar, her 5 senede bir yerine farklı bir mekan açılan dükkanların önünden yürür, karo şeklinde parke döşenmiş yoldan sapar ve Şevki'nin meyhanesine giderdi. O akşamda değişen bir şey olmadı. o yoldan ağır aksak yürüyerek meyhanenin kapısına vardı. Elindeki sigarayı, sigaranın dili olsa "beni kullanıp attın, hepiniz aynısınız." dedirtecek şekilde yere fırlattı. Bastığı yetmezmiş gibi de ayağındaki solmuş kunduralarla ezip geçti. Meyhanenin demir kapısının önünde yatan, soğuktan nasibini sokaktaki diğer herkes kadar almış bir köpek kafasını kaldırdığı sırada, demir kapı aralandı. İçeriye giren O'ydu.
Şevki'nin meyhanesinin müdavimleri her gün azalıyor, azalan müdavimlerin yeri doldurulamadığı içinde mekan her geçen yıl dahada sakinleşiyordu. Bu gün herzaman geçtiği köşe masaya geçmedi. Aslında bu gün herzaman yaptığı gibi meyhaneye gelmeyide planlamıyordu. Bu gün farklı bir gündü. Farklı olan kısmı artık zirve yapmış bunalma hissiydi. Monotonluktan,sıkıntılardan,sağlık problemlerinden. Herşeyden sıkılmıştı. Her akşam aynı saatte geldiğinde Şevki'yi salatalıkları doğrarken bulmasından bile!
Meyhane'yi Şevki tek başına çalıştırıyordu. Çıraktan bozma garsonlar işe girse bile bu müdavim azlığı mevzusunun alınan haftalığa vurması yüzünden en fazla 1 hafta çalışıyordu. Şevki onu gördü. Bıçağın doğası gereği keskin olması gereken fakat bu keskinlikten nasibini almayan ya da bileyciye gitmeye üşenmesi yüzünden alamayan bıçağı elinden bıraktı. Arkasını dönüp derin dondurucuya yöneldi. Bir büyük rakı alıp O'nun masasına doğru koyuldu. Bir sandalye gıcırtısının ardından adamın karşısına oturduğu anda 30 yıldır her gece gördüğü yüzün ne kadar solduğunu farketti. Rakıyı masaya koydu. Kapak çevrildi, rakı masaya dolmaya başladı. Şevki ne kadar iyi bir meyhaneci olursa olsun iyi bir saki değildi. Tek'i Duble'yi ayarlayamaz Tek'i Sultanahmet'ten sonra kumkapıya eğlenceye gitmiş turiste koyar gibi, Duble'yi adam zehirler gibi koyardı. Elini "dur" manasında kaldırmasa O'nun bardağı tam da bu tarife uyacak şekilde, zehir içiyormuş gibi acı olacaktı. Şevki hızlı hareketlerle kendi rakısınıda doldurdu. Gereken miktarda su konulduktan sonra karşılıklı ilk yudumlar alındı. Şevki bir bardağa, bir adama baktıktan sonra konuştu.
-Ne lan bu halin, yüzüne kezzap atılmış Bergen gibi ne somurtuyorsun?
Benzetmeni sikeyim diye geçirdi içinden. Rakısından bir yudum daha aldı. Rakı daha yemek borusundaki yolculuğunu tamamlamadan konuşmaya başladı.
+Herşey rutinleşti be oğlum. Kaldıramıyorum artık. Ha birde şey var. "Yapmak istediklerimin sonucunu düşünmüyormuşum" öyle söyledi.
Şevki, kırmızı ışık yandığında soluksuz karşıya geçmeye çalışan yayalar gibi aceleyle cevap verecekken karşısındaki adamın bilek hareketiyle, mekanın uzak köşesinde şu an Neşet Ertaş'ın sazıyla ses verdiği radyonun sesini açmasını rica ettiğini anladı. Kalktı, radyonun sesini açtı. Ses açılınca oluşan cızırtıyı kesmek için radyoya bir kaç "teknisyen tokat" kondurdu. Yerine döndüğünde aynı aceleyle konuşmaya başlayacaktı ki karşısındaki adamın el hareketiyle yine çabaları yarıda kaldı. Adam hem şarkıyı dinliyor, hem mırıldanıyordu. Şevki'den istenen şarkının bitimine kadar beklemesiydi. Ama Şevkiyle bir kere karşı karşıya gelme şerefine nail olmuş her insanın bildiği gibi Şevki gevezeydi. Hemde profesyonel bir gevezeydi, bir dilsize bile "Sus ulan artık!" diye bağırtabilirdi. Lakin yine geveze tarafı ağır bastı. Şarkının bitimini bekleyemeden konuştu.
-Sen ne dedin abi öyle diyince?
+Hay amına koyayim, bir sus ulan!
Şarkı bitti. Radyonun jeneriği çalınırken O bir adet sigara yaktı. Ağzının kenarına götürdü. Bu hareket ona küçükken TRT'nin yayınladığı Red-Kit'ten yadigar kalmıştı. Ağzının kenarında sürekli sigara ile gezen karakter her zorlukla başa çıkar, sürekli kötüleri alt ederdi. O da sigarayı aynı şekilde ağzının kenarına götürdüğünde onun gibi yapabileceğini sandı. Hayata karşı sayısız göt oluşlarından birini de bu düşüncesinde yaşamıştı.
+Satrancın ileriye dönük bir oyun anlayışı gerektirdiğini, her yaptığın hamleden sonra bir kaç hamle sonrasını ayrıntılı düşünmen gerektiğini söylemek istedim. Tabii o birbirimizle satranç oynamayı yasaklamasaydı cümlemden verimli bir sonuç alabilirdim. Ama olmadı.
-Söyleseydin ya abi? Ne olurdu ki?
+ Ne bileyim ulan, söyleyemedim işte. Söylesen bir dert, söylemesen bir dert. Zaten konuşmak pek sikimde değil. Biliyorsun.
O konuşma konusunda alanının en iyilerinden biriydi. İkna kabiliyeti kısa sürede önündeki bardağın bir çıngıraklı yılan olduğuna inandırabilecek kadar kuvvetliydi. Ama o konuşma taraftarı değildi. Söylediği her sözcüğü bir israf sayıyor, adeta kelimeden tasarruf ediyordu. Biraz olsun konuştuğu anlar körle yatan şaşı kalkar misali Şevki ile olduğu zamanlardı. Gerçi konuşsada bir fayda etmiyordu. yine aynı misal, söyledikleri Şevki'ninki kadar anlamsız oluyordu.
-Abi kelimeyi faturayla mı veriyorlar sana? Konuş gitsin.
+Boğuluyorum ulan Şevki, boğuluyorum. Kafamdaki binbir türlü enkazın altında nefes alamıyorum. Bir de konuşmak için efor sarfedemem. Boğuluyorum, bir şey yolunda gitsin ulan. Sende git. Siktir git Şevki!
-Sanada iyi geceler Abi.
6 Şubat 2013 Çarşamba
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
0 yorum:
Yorum Gönder